Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Sezaryen’ Category

Blogumuzda hem DOUM ailelerinin hikayelerine hem diğer ailelerden gelen hikayelere, hem olumlu hem olumsuz, hem normal hem sezaryen doğum hikayelerine yer veriyoruz.  Bu nedenle hikayeleri aşağıdaki gibi kısaca işaretliyoruz.  Böylece hangilerini okumak istediğinize önceden karar verebilirsiniz.

Öğrenci doula desteğiyle 42. haftada sezaryen doğum, SSVD denemesi

Doula: Linet Morhayım

DOUM ailesi: Evet

tuba ve bebegiMerhaba,
Sizin sayenizde 2.doğumumu Linet Morhayım eşliğinde Maslak Acıbadem’de yaptım. İlk bebeğim yan döndüğünden sezaryen olmak zorunda kalmıştım. Halbuki 38 hafta boyunca haftada 4-5 yüzmüş, egzersiz yapmış ve psikolojik olarak hazırlanmıştım. Bir hayalkırıklığı idi benim için ama epidural sezaryenle kızımı Ocak 2012’de kucağıma sağlıkla almıştım.Bu defa yine en bastan normal doguma hazırlandım. 42 hafta dolana kadar bekledim. Linet hanım olmasa bu 42 afta kesinlikle zor geçerdi. 36. haftamda taşındım mesela, hep beni sakinkeştirdi. Yavaşlamama yardımcı oldu. Son haftamda her gün gevşeme egzersizleri yaptırdı. Her zorlandığımda bana şifa oldu, moral verdi çünkü az kilo almama rağmen son haftalar bedenimi zorluyordu. Siyatik ve reflü dışında pek bir şikayetim yoktu.

Yine de önemli olan ona ne zaman ihtiyaç duysam ulaşabildim. Bana kısa bir form doldurttu ve o formla kendi durumuma olan farkındalığım arttı ve nelere karşılaşacağıma dair anlayışım gelişti. O olmasa sükunet içinde hastaneye varamazdım. Beni hep yüreklendirdi fakat oğlum gelmemekte direndi. 42 hafta biterken sabah hastaneye gittik. O eşim ve ben. Hastanede rahim gevşemesi için hap verdiler. Küçük kasılmalar başladı ama saat 15:00’e kadar açılma gerçekleşmedi. Doğum üzerine konuştuk, egzersiz yaptık. Linet Hanım eşime masaj noktalarını öğretti. O da bana yardımcı oldu. Saat 15:00 oldugunda açılma olmaz ise sezaryen gerektiğini söylediler. Bebeğim büyükmüş ve başı rahimağzına baskı yapamıyormuş. tüm gün sadece 4,5 cm açılmışım. Bu benim için büyük hayalkırıklığı idi. O kadar üzüldüm ki nişan geldi. Ardından şiddetli bir sancı silsilesi ile doğumun aktif fazı başladı. Suyum da 3 seferde geldi. Tüm bunlar olup biterken Linet Hanım, derin nefes almamı, rahat edeceğim pozisyonu bulabileceğimi ve sakinleşmemi söylüyordu. Suyum gelse de rahat ol, bunlar normal, iyi işaretler dedi. Her bir sancı beni oğluma yaklaştırıyordu, bana bunu hatırlatıyordu. Sancılar 1 dakika ara ile geliyordu ve ben oturamıyor, yatamıyor, konuşamıyordum. Pilates topunda oturmayı deniyordum. Beni yine de ameliyathaneye aldılar. Ikınma hissim var mı diye sordular, yok dedim. (keşke var mı deseydim? ama yoktu 😦 dürüst olmak gerekirse) son defa açıklığımı kontrol etti doktorum. Bu çok canımı yakan bir durumdu ama “hala açılmamış” dedi. “Risk görüyorum ve bekleyemem” dedi. Maalesef spinal anastezi ile bebeği çıkardılar. 4 kilo 100 gr bir oğlan, sağlıklı, toparlak suratlı ve huzurlu bir oğlan. Düşününce ve göz önüne getirince hala gözlerim doluyor. İki bebeğimi de normal doğurmak çok istedim. Ne ağrı ne korku, hiçbirine yenilmedim ama bir şekilde olmadı. Linet Hanım, bu ruh halime de destek oldu. Doğumdan sonra beni hep kontrol etti. Ne zaman aklıma gelip gözyaşlarına boğulsam, bana ne kadar şanslı olduğumu, ihtiyacım olan herseye sahip olduğumu, oğlum ve benim sağlıklı olduğumu hatırlattı. Hala da hatırlatıyor. Dikişlerime nasıl bakmam gerektiğini, beslenmemi, göğüslerime bakımı. 

Benim için şifa oldu kendisi, yaşam boyu görüşeceğim big dost, bir anne kazandım. Ben doğumda annemi istemedim, kalabalık istemedim ama biri lazımdı. Eşimin deneyimi yoktu ama gayreti vardı, bana olan şefkati. Linet Hanım aralarda bizi yalnız bırakarak güçlenmemizi teşvik etti. Kısacası nerede olacağını ve olmayacağını hepsini çok güzel ayarladı. İhtiyacım olan desteği gördüm. Do-um’a bu destek için çok teşekkür ederim. Linet Hanım’a da sizin nezdinizde bir defa daha teşekkür ederim.Tuba

Read Full Post »

Normal doğum yapmak isteyen ancak bu süreçte o veya bu şekilde doktorları tarafından sezaryen doğuma yönlendirilen kadınlar; doğal doğum yapmak isteyen ama kendilerine yardımcı olacak doktoru bulmakta zorlanan kadınlar; SSVD (sezaryen sonrası vajinal doğum) yapmak isteyen, bunun için kapı kapı doktor/hastane dolaşan kadınlar; doğum sırasında gereksiz müdahalelere maruz kalan, sonunda sezaryen olan kadınlar… Kısacası biz, bir sürü kadın, doktorlara kızıyoruz.  ‘Parayı düşünüyorlar, zaman harcamak istemiyorlar, kendilerini ne zannediyorlar?’ diyoruz.  Evet, bunları diyoruz.  Ve elbette sezaryen oranlarının bu kadar yüksek olmasında doktorların yönlendirmesi etkili.  Kadın doğum uzmanlarımızın kadınların büyük bir kısmını sezaryen doğuma yönlendirmesinin bir sürü olası nedeni var.

look mature male surgeon in medical maskEvet, doktorların bir kısmı planlı sezaryenler ile günlerini daha iyi planlayabiliyor, daha az zamanda daha çok doğum yaptırabiliyor, daha fazla kazanabiliyorlar.  Evet, planlı sezaryen onlar için çoğu zaman daha kolay.  Eve ne zaman döneceklerini biliyorlar, rahatça tatile çıkıyorlar, vs vs.  Ve evet bazı doktorlar kadınları sonunda sezaryene yönlendireceklerini bildikleri halde bu konuda dürüst davranmıyor, son ana kadar normal doğumu destekleyeceklermiş gibi yapıyorlar.  Ve bütün bunların savunulacak bir tarafı yok.

Ancak doktorların sezaryen tercih etme sebeplerinin birçoğu ‘kötü niyetli’ değil.  En azından bazıları anlaşılabilir:

-Olmayı, durmayı, beklemeyi değil; yapmayı tercih ediyorlar.  Ama bu günümüzde hepimizin sorunu, durumu.  Yalnızca doktorların değil.  Belki mesleki deformasyon ile doktorlarda bir miktar daha fazla bulunuyor olabilir.

-Hepimiz gibi onlar da belirsizliği sevmiyorlar.  Normal doğum ise belirsizliğin ta kendisi!  Oysa bir ameliyatın kontrol altında tutulması nispeten daha kolay.

-Karşılarındaki kadının/ailenin bilgisine, kararlılığına, kendi doğumunun sorumluluğunu paylaşacağına inanmıyorlar.

-‘Neden sezaryen yapmadın?’ sorusunu duymak istemiyor, kendilerini malpraktis davalarına karşı korumak istiyorlar.

Ve baktığımızda aynı doktorlar, kendileri hamile kaldıklarında veya eşlerinin, kızlarının doğumları için de sezaryen doğumu tercih ediyorlar. Baştan sezaryen doğuma karar vermiş olan, normal doğumdan korkan birçok kadına sorduğunuzda doktor olan aile dostu, akrabası vs. kendisine sezaryen doğum tavsiye etmiş oluyor.  Yani sezaryen doğumun gerçekten ‘daha iyi’, ‘daha güvenli’ olduğuna inanıyorlar.  Meslekleri ve eğitimleri nedeniyle  riske odaklı oluyor ve belki anne ve bebeğin hayatta kalma oranı onlar için en önemli ve hatta tek faktör haline geliyor.

Bu da anlaşılabilir.  Ancak kabul edilebilir değil.  Evet, sağlıklı anne, sağlıklı bebek çok önemli.  Ancak önemli olan tek şey bu değil.  Doğumun nasıl gerçekleştiği de önemli ve bunun hem annenin hem de bebeğim fiziksel ve ruhsal sağlığı üzerindeki etkileri büyük (bu etkiler başka bir yazının konusu).  Sağlık çalışanları olarak insana bir bütün olarak bakmayı öğrenmek doktorların da sorumluluğu.

Elbette ve malesef bir de kadın-erkek meselesi var.  Doktorlarımızın çoğu erkek ve doğum ‘erkek’ dünya tarafından kontrol ediliyor.  Kadın kısmına bırakılmayacak kadar önemli bir konu.  Ve tabii bu da başka bir yazının konusu… 🙂

art of giving birthBütün bunlar şimdiye kadar dikkatimi çekenlerdi.  Şimdilerde Fredrick Leboyer’in The Art of Giving Birth adlı kitabını okuyorum.  Ve şimdiye kadar çok da fazla kafa yormadığım birşey ile karşılaştım.  Doktorların kendi doğum travmaları.  Doğum yapacak kadınların kendi doğumları ile yüzleşmeleri, çalışmalarından hep bahsediyoruz.  Doğumun cinsellikle ve sağlık çalışanlarının kendi cinsellikleriyle ilişkisine de daha önce değinmiştim ama bu yeni.

Şöyle diyor Leboyer:

“Burada önemli bir soru var:  Doktorlar neden böyle davranıyor?  Paranın çekiciliği mi?  Doğumda başrol oyuncusu mu olmak istiyorlar? Evet, kimi zaman.  Ama bunlar en önemli etkenler değil.  Bunlardan çok daha büyük oranda, doğumun risklerle dolu olduğuna inanıyorlar.

Bu yanlış inanç nereden kaynaklanıyor?  Bu, kadın doğum uzmanlarının, kendilerinin travmatik şekillerde dünyaya gelmiş olduğu gerçekliğine dayanıyor. Hayatlarının bu sevimsiz başlangıcının bilinçaltındaki hatırası varlıklarının en derin katmanlarına kazınmış ve onları yaralarının acılarını oldukça takıntılı bir şekilde tekrar tekrar yaşamalarını sağlayacak kariyeri seçmeye yönlendirmiştir.”

Hımmm.  İddialı.  Çok sert.  Tam Leboyer.  Hem çok hassas, yumuşacık.  Hem de her satırında tokatlıyor insanı.  Kıvılcımlar yakıyor.  Kimbilir kaç kadın Birth Without Violence‘ı okuduktan sonra doğumuna, bebeğine sahip çıktı?  Kaç kadın Leboyer’in satırlarıyla ebe olmaya karar verdi?

Bu satırlar da bir kıvılcım yaktı içimde.  Dünyayı güzel doğumlar iyileştirecek.  Doğumlarımızı güzelleştirmek için doktorlarımızı da iyileştirmeliyiz…

Başak Kutlu Atay

http://www.do-um.com

Read Full Post »

Blogumuzda hem DOUM ailelerinin hikayelerine hem diğer ailelerden gelen hikayelere, hem olumlu hem olumsuz, hem normal hem sezaryen doğum hikayelerine yer veriyoruz.  Bu nedenle hikayeleri aşağıdaki gibi kısaca işaretliyoruz.  Böylece hangilerini okumak istediğinize önceden karar verebilirsiniz.

Planlı sezaryen doğum, epidural anestezi

Dr: Tansu Küçük

DOUM ailesi: Hayır
murvet1 ay oldu minik kuzumuz aramıza geleli..

Bekleyiş, merak ve endişeli heyecanımız yerini minik mucizemizin her gün daha da büyümesini izlerken hissettiğimiz heyecana, mutluluğa bıraktı.

Herşeyi yazarak daha iyi anlatırım diyen ben, böyle bir deneyimi, mucizevi olayı nasıl anlatabilirim bilmiyorum.

05 Temmuz gününe uyanmak üzere canım annem, kardeşim ve kocimiğim ile birlikte kaldık, ( Melis’in babaanne ve dedesi Bitlis’te yaşadıklarından gelemediler, sonra gelip görecekler torunlarını) herkes sabaha dair çok heyecanlı ve endişeliydi de aslında, sanırım ben hariç, mübarek kandil gecesi olmasından dolayı Allah’ım büyük bir güç ve rahatlık serpmişti sanki üzerime, nasıl beklerim, ne yaparım derdim ki tam tersi oldu..Zaten hep söylediğim gibi Melis’im tüm bilinen kuralları yıkarak geliyordu ya, bu da onlardan biri olmalı;)

Sabah 9-10 gibi hastanede olmamız gerekiyordu, tetkikler ve yatış işlemleri için yola çıktık. Hiç beklemeden sırayla işliyordu herşey, önce odamıza yerleşip, üzerimi değiştirdik, Murat yatış işlemleri ile ilgilenirken. Sonrasında anestezi uzmanı gelip, bazı sorular sordu, tabi benim de sorularım oldu.. Epidural anestezi istediğim için özellikle kesin hissedip hissetmeyeceğim ve belden yapılacak iğnenin herkesin bahsettiği gibi kocaman olup olmadığıydı:) ki doktor gayet rahat bir şekilde evet o kadar kocaman dedi, ama siz hiçbirini hissetmeyeceksiniz diye de ekledi.. Ardından hemşireler gelip bazı formları doldurttular derken beklemeye koyulduk. Bu arada anneanneler, teyzeler, arkadaşlar da hastaneye gelmişti. Tansu Bey odamıza uğrayıp, saat 11 gibi başlayacağız dedi ki maalesef önceki ameliyatın uzun sürmesinden dolayı bu saat çok uzadı, beklemek biraz sıkıntı stres verdi, bir an önce olsun hissine döndü diyebilirim. Fotoğrafçımız da bizden bir süre sonra gelip, odadaki detayları çekmeye başlamıştı, gerçekten fotoğraf konusunu atlamayarak çok doğru bir karar vermişim, çünkü o an odada kimse fotoğrafla uğraşamaz ya da o kadar çok detayı yakalayamazdı, Ebru saolsun herşeyi çekti, çok az bir kısmını ekleyeceğim bloğumuza, albümümüz, sunum ve diğer tüm fotolar da geldi hepsi harika, süper bir hatıra olacak minik kuşumuza..

Ve nihayet odadan almaya geldiler beni, o an hissettiklerimi çok kolay anlatamayacağım, sanki yeni farkına vardım ve kafama bi balyoz yemiş gibi oldum:) Çok heyecanlıydık, doğuma Murat da katılacaktı ve sürekli yanımda olmasını istiyordum, sanki son anda bişey olur da almazlar gibi geliyordu ve sık sık nerde diye soruyordum ki ameliyathaneye geldik. Hemşireler ve doktorlar gayet eğlenceliydi, epidural anestezi yapılacak ve sonrasında Tansu Bey, Murat ve fotoğrafcı gelecekti. Epidural için öncelikle beni psikolojik olarak hazırlama çalışmalarına başlamıştı doktor:) Tek tek yapacaklarını anlatıyor ve sonrasında uyguluyordu ki herşey ayyynen dediği gibi oldu, belimi uyuşturup bir katater taktılar, iğneyi vuracakları an kalbim yerinden çıkacak sandım, çünkü doktor hiç kıpırdamaman konuşmaman gerekiyor dedi, ya farkında olmadan kıpırdarsam diye düşünüyordum ama başardım, nefes bile almadım neredeyse 🙂 Epidurali uyguladıktan sonra ayaklarıma kaynar sular döküldü sanki ve bir süre sonra hissetmemeye başladım, o kadar değişik bir his ki, ayaklarınızı görüyorsunuz, sonsuz bir kıpırdatma isteği oluyor ama oynatamıyorsunuz 🙂 Doktor, emin olmadan başlamayacaklarını söyleyerek beni rahatlatmaya çalışıyordu ve bir buz kütlesi koydu omzuma, sonra da bacağıma, dokunuşları hissediyorsunuz ama acı-ağrı hissi yok, çok garip.. Önüme bir perde gerip, herşey tamam olunca Murat geldi yanıbaşıma, giymiş önlüklerini 🙂 Ebru’yu sordum hemen, onu da görünce rahatladım. Ve Tansu Bey geldi, gelişi, işleme başlayışı ve Melis’in çıkışı 10 dk bile sürmedi, hemen kız mı diye sordum 🙂 Bu sırada Murat da herşeyi tam mı diye soruyordu canım ya.. Zaten rahat durmadı yanımda sürekli bakıyordu perdenin ardına, cesaret serptiler ona da sanırım. Sonra Melis’i yanıma getirdiler, o nasıl bir kokudur ya, mis kokuyordu, yüzü buruşuk gözleri kapalı, yavrum yaa, hemen öpmek istedim kuzumuu. Sonra alıp götürdüler ve herkesi çıkardılar:( Yalnız kalınca ve sıra bana yapılacak işlemlerde olunca, bunu bilmek biraz tuhaf oldu, içim geçti sanki ve anestezi uzmanı seni 5 dk. uyutmamı ister misin diyince hemen kabul ettim, derin bir uykuya daldım sanki, ve tatlı..

Uyandığımda herşey bitmiş beni yatağa alacaklardı, bunun huzuruyla uyandım sanki ve bir süre gözetim altında bekletmeleri gerekiyormuş, ama ben sürekli beni yukarı çıkarın merak ederler diye diye çıldırttım 🙂 Herşeyin normal ilerlediğini görünce zaten çıkardılar, asansör açıldığında herkes kapıdaydı merakla..

Melis’imi bir süre sonra odaya getirdiler, o kadar minikti ki, o kadar masumdu ki, bu hisler tarif edilemez, hemen o an tüm endişeler beynime uçuştu sanki, nasıl bakacağım, iyi bakabilecek miyiz diye, çok karmaşık hisler, yaşayanlar anlayabilirmiş, öncesinde tahmin bile edilemezmiş, hiç tahmin ettiğim gibi değilmiş, bambaşkaymış vesair..

Eğer bir şekilde normal doğum geçekleşmeyecekse, sezaryen olacaksa kesinlikle epidural olmalı ve görmelisiniz diyorum başka bişey demiyorum 🙂 ki sezaryen olacaksa neden ayık olayım bayıltısınlar diyen biri olarak ve eşiniz de şahit olmalı, Can’ınızın dünyaya gelişine.. Normal doğumda önceden, sezaryen doğumda sonradan acı çekiyorsunuz, acılı geçen 2 günü anlatmak istemiyorum, çok kötü ya da fena geçtiğinden değil, kötü yanlarını anlatanlara sinir olurdum, bu yüzden ben de bahsetmeyeceğim sonuç olarak geçip gidiyor unutuyorsunuz, 2 günden sonra da dikişlerinizin acıları ve yürümek, gece sürekli kalkıp emzirmek durumunda olduğunuz için, bunlar zorluyor.. 5. Günde gayet normal ayaktaydım. Hepsi onu emzirdiğiniz anda yokolup gidiyor.. Zaten emzirirken bir yandan da bir hormon salgılarmışsınız ve bu dikişlerin vs. kolay iyileşmesine yardımcı olurmuş, nasıl bir sistemdir, düzendir bu Allah’ım..

Hastane, hemşireler, doktorlar konusunda son derece memnun kaldığımızı da belirtmek istiyorum. Geceleri hemşirelerin emzirme için verdikleri büyük çaba ve sabır, Melis’imin şu anki emiyor olma durumunu belki de onlara borçluyuz, ısrarla ve dakikalarca uğraştılar. Doktorların gün içinde sürekli ilgileniyor olmaları, diyetisyeninden tutun çocuk doktoruna kadar, sürekli takiptelerdi. Son gün emzirme, bebek bakımı, evdeki kendi bakımınız konusunda birkaç eğitim verdiler ve verdikleri eğitimlerin dökümanlarını da beraberinde paylaştılar. 2. Günü akşamı odaya özel romantik bir masa kuruldu, yemekler çok başarılıydı, anne ve babaya jestmiş:) Sabahları içecek ikramlarından, gazete servislerine kadar kısaca herşey kusursuzdu, soru sormamıza fırsat vermeden tüm detayları sundular. Kuaför ertesi gün gelip sizi bir güzel süslüyor, fotoğraf çekimlerine hazır duruma geldik çok uğraşmadan sayelerinde, bunu da es geçmeyeyim 🙂 Son gün nerdeyse üzülerek ayrıldım hastaneden, çünkü evde sizi gece uyandırıp, emzirmeniz için bebekle uğraşan hemşireler olmayacaktı:)

Ve sonunda evimize geldik, gelen giden misafirler, emzirme ve banyo telaşı, geceleri acaba neden bu sesi çıkardı, dur bakalım nasıl nefes alıyor, neden bir gün hızlı bir gün yavaş nefes alıyor, acaba doğru mu yatırdık, ya açsa gibi bir ton düşünceyle başbaşa kaldık..Elif Şafak’ın Siyah Süt’ünü okuyanlar bilir ki, Lord Poton dolanmaya başlıyor etrafınızda.. İyi ki annecim bizimleydi, şükür ki hala bizimle..Nasıl yetişemezler, bebek uyuyo emio, bi sürü vakit kalır derdim, asla böyle değilmiş, emzirmek o kadar uzun zaman alıyor ki ve bu minik mucizelerin keyfine göre haraket ediliyor 🙂 Hergün yıkıyorsunuz, gelen misafirler, evde bekleyen işler, çamaşırlar gibi birçok şeye yetişen biri şart ve bu kişi Anne olunca içiniz daha rahat oluyor.. Bu dönemde eş desteği de çok önemli, hem güzel bir bağ kurmanız açısından, hem siz yetemezken yardımcı olması açısından.. Ben geceleri annemden destek almak istemiyorum, sonuçta gündüz çok yoruluyor, gece dinlensin istiyorum, dolayısıyle Murat’ın desteğini, ilgisini gözardı edemem, yoksa zor olurdu, ben de jest olarak haftaiçi işe gittiği için minimum destek istiyorum ve elimden geldiğince rahatsız etmemeye çalışıyorum ama o yine de ben uyuyayım diye Melis’i kapıp oynuyor:)

Ne çok değiştirdi hayatımızı, babasının deyimiyle pıtırcık.

Herşeyden daha uzun ve detaylı bahsetmek isterdim, fakat mümkün değil şu sıralar maalesef zamanı iyi kullanmam gerektiğinden 🙂 Çok da beklemek istemedim, hisler daha tazeyken, daha iyi anlatabileyim diye hikayemizi;)

Bugün itibarıyle tam bir aylık oldu mucizemiz ve şu an karşımda mışıl mışıl uyuyor, o kadar muhtaç ki size, o kadar masum ki, kokusunu içinize ne kadar çekseniz doyamıyorsunuz.. Uyurken saatlerce izleyebilirsiniz, yüzündeki değişen mimikleri, ifadeleri.. Eskiler melekler güldürüyor ya da ağlatıyor derler ya inanıyorum buna..Evimiz bebek kokuyor, Melis kokuyor, kıyafetlerini yıkasam da geçmiyor kokusu

gerçekten. Baktıkça şükretmek geliyor içinizden defalarca, ne kadar şükretseniz az.. Şu zamanı yaşayabilecek miyim, geçecek mi, nasıl olacak derken herşey bitti ve yeni hayatımız çoktan başladı, bir an önce iyice ele avuca gelsin, tepkiler versin, kahkahalar atsın istiyoruz. Evde sürekli aa baş şöyle yaptı, şunu yaptı diyerek, habire fotoğraf çekiyoruz:)

Fırsat buldukça Melis’li zamanlarımızı, deneyimlerimizi, yaşadıklarımızı, hislerimizi bloğumda paylaşmaya devam etmek istiyorum, güzel tecrübe ve tavsiyelerinizi paylaşmanızı da…

http://minikmucizemmm.blogspot.com/

( Bu arada minişimizin ilk fotosu : http://www.acibadem.com.tr/eBebekDetay_ora.asp?BebekId=41511 )

Sevgiler..
DOUMBlogdaki diğer doğum hikayeleri için tıklayın…

Read Full Post »

Blogumuzda hem DOUM ailelerinin hikayelerine hem diğer ailelerden gelen hikayelere, hem olumlu hem olumsuz, hem normal hem sezaryen doğum hikayelerine yer veriyoruz.  Bu nedenle hikayeleri aşağıdaki gibi kısaca işaretliyoruz.  Böylece hangilerini okumak istediğinize önceden karar verebilirsiniz.

Anne ve bebeğe saygılı acil sezaryen doğum

Dr: Gülnihal Bülbül

Doula: Nur Sakallı

DOUM ailesi: Evet

Ela-515

Doğumumuz

Ela’ma hamileliğim, doğum ve annelik üzerine hummalı bir hazırlıkla geçti. Geriye baktığımda, bu yoğunluğu, hem hiperaktif yapım ve iflah olmaz öğrenme sevdamın, hem de geçmiş korkularımın tetiklediğini çok rahatlıkla görebiliyorum.

Neler yapmadım ki? Ortakları yakın arkadaşlarım Başak ve Nur olan DOUM’da iki farklı doğuma hazırlık kursuna katılmak, hamile ve anne-bebek yogası eğitmenlik kurslarına katılmak (10 senedir yoga yapıyorum ve derinleşmek amacıyla yoga eğitmenliği sertifikası almıştım, yani ciddi bir yoga altyapım var.), Başak ve Nur’la hamile yogası DVDsi çekmek, keyif için DOUM’da hamile yogası dersi vermek, haftada birkaç defa yüzmek ve doğal doğum üzerine yazılmış bütün belli başlı kitapları okumak mesela. Ağustos’ta beklediğimiz bebeğimize ve bana blessingway’i (çok kısaca, kadının anneliğe geçişinin kutlandığı, hoşgeldin bebek/baby shower partisinin spirituel muadili) Temmuz ayından yapmıştık. Odası ve kıyafet dışındaki ıvır zıvır ihtiyaçları biraz son dakikaya kalıp beni strese sokmuştu ama artık 4 Ağustos itibariyle hakikaten beklemekten başka yapacak hiçbir şeyimiz kalmamıştı.

4 Ağustos itibariyle doğumumuza hesapta bir hafta vardı. Aslında doktorum Gülnihal kızımızın ayın beşinden sonra her an gelmesini beklediğini söylemişti. Ben hala kurslarda  öğrendiğim şeyleri, şöyle bir hafta boyunca, rahat rahat tekrar etme derdindeydim, tipik ben. Ders çalışır gibi yani. Doğum dalgaları kendini hissettirmeye başlamıştı ama bana kalsa doğuma daha vardı. Bir yandan Gülnihal, önceki muayenelerde, bendeki endişeyi fark edip, kısa aralıklarla NST (bebeğin kalp atışının ve annenin doğum sancılarının takip edildiği grafik, non-stress test) çektirmemi, böylelikle rahat etmemi önermişti. Ben de son bir iki haftadır, vazife edinip, ikide bir, doğum yapmayı seçtiğim hastaneye gidip, çok hoşuma giden doğum odasında NST çektiriyordum. NST vesilesiyle, kattaki hemşireleri tanımaya başlamıştım ve arada çocuk doktoruyla görüşme yapmış, doğum sonrasında yapılacak müdahelelerle ilgili seçimlerimi anlatmıştım.

Ama bir yandan son çektirdiğim NST’lerdeki doğum dalgası esnasında azalan kalp atışı değerleri kafamı meşgul ediyordu. Sanki bu değerler olması gerekenin altında seyrediyordu. İçerilerde bir yerde bir korku filizlenmeye başlamıştı yani.

O gün, Gülnihal’le randevum vardı, Okan (eşim) beni aldı, beraber Gülnihal’in muayenehanesine gittik.

Gülnihal’le NST değerlerini konuştuk. Anne içgüdüsüne inanan Gülnihal içimiz rahat etsin diye NST sonuçlarını bir perinatoloğa götürmemi istedi. Canım sıkıldı. Okan’la eve geldik. Hava çok sıcaktı. Hakikaten çok sıcaktı. O iki pek meşhur perinatoloğu da aradım. Asistanlarıyla konuştum, ‘Kırk haftalık gebeyim, doğurabilirim, …/… Bey’e görünmem lazım,’ dedim. Beklediğim cevapları aldım: randevular çok sıkışık vesaire vesaire vesaire. Numaramı bıraktım, bana döneceklerini söylediler. İstanbul’un Ağustos’u. Hava çok nemli ve çok sıcaktı. Yorgundum, Okan’la beraber yatak odamızda biraz uyuduk. Yarı uyur yarı korkarken salonda bıraktığım cep telefonum çaldı. Sevmedim çalmasını. Gene de belki randevu için arıyorlardır diye kalktım ve bir daha yatamadım. Arayan kimdi hatırlamıyorum ama doktorlar değildi. İçgüdü mü korku mu, hangisi bilemiyorum, birinden biri dürttü. Perinatologları tekrar aradım, içimdeki ses ve alışkanlığım kol kola girdi, tek bir ağızdan ‘Zorla’ dedi, randevu vermeseler de kapılarına dayan’. Doktorlardan biri en son randevuyu verdi. Diğeri, ‘NSTyi faksla da konuşalım’ dedi. ‘Çünkü Türkiye’de her evde faks makinesi var’ dedim içimden. Artık içim dışım karışmaya başladı. ‘Ofise gidip fakslayayım mı’ diye düşündüm. ‘Boşver git muayenehanesine baskın yap, NSTyi eline tutuştur, baksın’, dedim kendi kendime. Okan’la ne konuştuk, ne karar verdik hatırlamıyorum. Ama arabaya atladık. Nişantaşı’na gittik. İlk doktorun, randevuyu verenin değil de, muayenehanesine baskın yapmayı planladığımın, yerine gittik. Ben otoparkta bekledim, neden bilmiyorum. Hiç ben değil böyle bırakmak. Ama Okan yalnız çıktı doktorun yanına. Arabada beklerken işten arkadaşım aradı. Hiçbir şey yokmuş gibi iş konuştum, şaşırdım bu halime. Okan çabuk geldi. Çok bekleyeceğimi düşünmüştüm halbuki, olmadı. Beklenti tuhaf birşey. Okan’ın yüzü karışık. Kocam sakindir, yüzünün karışıklığı çok alıştığım birşey değil. ‘Ortada bir durum dedi’ dedi. ‘Beklemeyin aldırın dedi’ dedi. Birşey hissedemedim. Diğer perinatologda randevum vardı. Günün son randevusuydu. Nişantaşı’ndan şaşkın şaşkın Şişli’ye gittik. Hrant’ın vurulduğu cadde, o yüzden küsüm bu caddeye ben. Yukarı çıktık. Bizimki en son randevu ya, bekledik. Tahminimden daha çok bekledik. Diğer hamileleri inceledim. Kadın dergisi baktım. Araba, park ettiğimiz ve küs olduğum caddeden çekildi mi diye aşağıya baktım. Okan buradan çıktığımızda bana güzel bir yemek yedirse diye hayal kurdum. Şişli’den Nişantaşı’na geri dönülür, buradan çok sevdiğim All Sports’a gidilir mi diye düşündüm. Saat ilerledi, hava kararmaya başladı. Bekledikçe heyecanlandım. Her bekleme gibi bu da bitti, beni çağırdılar. ‘NST değerleri, düşük kalp atışı’, anlatırken, ‘Önce muayene’ dedi doktor. Muayenede problem görmedi. Okan NSTleri gösterdi. Bir tomar beyaz kaygan kağıtta grafik. Doktor o beyaz tomarları inceledi.

‘Deserelasyon‘ dedi,

‘Risk var’ dedi,

‘Eve gitmeyin’ dedi,

‘Buradan hastaneye gidin’ dedi,

‘Sabah sezaryenle aldırın’ dedi.

‘Sabaha kadar da iki saatte bir NST bağlansın, bakılsın’ dedi.

Kafam duman duman oldu. Hastaneye gittik. Check-in yaptık. Gene NST’ye bağlandım. Bu sefer her seferinden daha endişeli, gözüm NST cihazında, gözüm o iki değerden Ela’yla alakalı olanda. Okan annemi aradı. Okan doulam Nur’u aradı. Nur Başak’laydı. Ben konuşmak istemedim önce, Başak’ın sesini duyarsam ağlarım diye korktum. Sonra ikisiyle de konuştum, ağladım. Annem, ablam ve kocası Sotos hastaneye geldi. Gene ağladım. Sezaryen yüzünden kızımla bağ kuramayacağım diye hıçkıra hıçkıra ağladım. Ya da korktuğum için belki de. Her ağlamanın bir sebebi olacak ya, o an bağ kuramamaya sardım. Başak ‘Sen o bağı çoktan kurdun deli kız’ dedi. O bağı hiçbir sezaryenin benden alıp koparamayacağını daha o zaman bilememiştim. Okan ve annem doğum çantamızı almaya bizim eve gitti. Aysan ayağıma masaj yaptı, iyi geldi. Bu sefer Okan ve annemi beklemeye başladım. Çok bekledim. Kulağım Aysan ve Sotos’ta, ama kulağım sanki duymuyor, gözüm o an bütün vücudumu kaplamış tek organım olmuş, korkuyla, k o r k u y l a, NST cihazında, kalp atışında. Bebeğimin kalbinde. Yaklaşık 2 sene öncesi beynimin içinde bir aşağı bir yukarı oynayıp durdu, düşürdüğüm bebeğimin acısı bedenimin hücrelerinde nereye saklanmış, depolanmışsa, kocaman bir korku olup göğsüme, böğrüme, NST cihazındaki gözlerime yerleşti resmen.

[Bundan yaklaşık iki sene öncesi –

Atıyor değil mi kalbi?’ dedim hemşireye. Yıllar önce kısa ve öz olarak ‘Hastanın kurtarılması için yapılacak birşey kalmamıştır’ diyen İngilizce raporu, ‘Burada babam iyileşecek yazıyor, değil mi?’ diye Amerikalı İngilizce hocama götürdüğüm gibi. O zaman Üsküdar Amerikan’da lise son sınıftaydım ve Emile Bronte’leri orjinalinden okuyabilecek kadar iyi İngilizce biliyordum. Ama babamın öleceğine inanmayı reddediyordum. Bu sefer de, önceden pıt pıt attığını gördüğümüz şey, ki kalpmiş, atmıyordu. Sevgilimle ben, bebeğimize Pacman demiştik pıt pıt atan kalbi yüzünden. Pac Man bu sefer hiç hareket etmiyordu. Ben de, yine, taa 15 sene önce yaptığım gibi inanmayı reddediyordum. Amerikalı hocama soran onyedisindeki Sepin gibi, bu sefer de hemşireye sordum, ‘Atıyor değil mi kalbi?’ diye. Hemşirenin cevabını beklemeden, doktora da sordum. ‘Atıyor değil mi kalbi?’ Doktor da hemşireye döndü, maalesef, ‘Ben duymuyorum, sen duyuyor musun?’ dedi. O odada en son hatırladığım cümle buydu.

Nasıl bir oto kontroldür ki o odadan çıktım, bekleme salonundaki insanların arasından geçtim, başka bir odada, doktorla kürtaj ve detaylarını konuştum, sonra otoparka indik beraber sevgilimle. Hep dudaklarım titrer ağlamadan önce, Japon çizgi filmlerindeki çocuklarınkini alır ağzımın şekli, aşağı dogru düşer. Düştü düştü düştü ağzım. Bağıra bağıra bıraktım kendimi, böğüre böğüre ağladım. Amerikan’ın otoparkı, duvarları, o otoparktaki arabalar ağladı benimle. Eve kadar bütün yollar, ağaçlar ağladı benle. O gün, sonraki gün, bir sonraki gün, günlerce, Pacman’ime çok ağladım. Hem ağladım, hem de insan tanımadığı bilmediği biri için nasıl ağlar diye şaşırdım. Sonradan Ela gösterdi ki bana rahmime düştüğü anda iki bebeğimi de tanımışım, bilmişim.]

İlk NST iyiydi, vücudum kaskatı korkudan, ama aklım rahat. Annem ve Okan gelemedi bir türlü, gene bekleme halindeyim. Bugün çok bekledim. Okan’ı istiyorum, o olsun yanımda. Gecenin 2. NSTsi için hemşire geliyor. Okan hala gelemiyor. NST cihazından nefret ediyorum artık. Kendi kalp atışım hızlı ve de sesli. Gözüm, aklım, kalbim, bütün hücrelerim kilitlendim gene o NST değerine. Artık etrafım flulaştı. Aysan ve Sotos odada ama sanki değil. Okan hala yok onu çok iyi biliyorum. Gözüm NST cihazında. Bir ara 70 mi ne gördüğümü hatırlıyorum. O 70 mi neyse olması gerekenin çok altında. Sonrası hiç net değil. Okan nerede diye bağırdığımı, Okan’ı aradığımı, kalp atışı düşüyor yardım edin dediğimi, hemşirenin benim için oksijen maskesi getirdiğini hayal meyal hatırlıyorum. Tit tir titrerken, hakikaten donuyormuş gibi titrerken Okan geldi. Ne konuştuk, ona ne dedim hiçbiri aklımda değil. Gülnihal’i aradığını hatırlıyorum, ‘Gelin’ dediğini. Sonra Nur’un da geldiğini. Arada kaç saat geçti, ne oldu, onu da bilmiyorum. ‘Haydi ameliyathaneye gidiyoruz’ dediler. Nur ve kıvırcık turuncu saçları yanımda hep, orası çok net. Ona devamlı birşeyler söylüyorum. Bir ara çocuk doktoru geliyor, istemediğim müdaheleleri anlatıyorum. Doğum planında yazmıştım hepsini, planı verip veremediğimi hatırlayamıyorum, plana hem epidural sezaryen hem de genel anestezi ile sezaryen için de maddeler eklemiştim halbuki. Asansöre giderken, yarı karanlıkta ‘küpelerini çıkart’ diyorlar, komuta almış bir robot gibi geri dönüp anneme veriyorum küpelerimi. Annem nasıl, Okan nasıl bilmiyorum. Bana birşeyler deniyor, söyleneni yapıyorum. Ameliyathaneye indik. Kürtajımı olduğumdan çok daha geniş, ışıl ışıl bir ameliyathane, seviyorum burayı. Anestezist, epidural için, yogadan tanıdığım kedi pozuna sokuyor beni. Yogada yüzlerce kere girdiğim poza giremiyorum bir türlü. Bir yerlerime bir iğne ya da iğneler yapılıyor. Kontrolu tamamen bırakmışım artık, içimdeki komik ve ironik ben kıs kıs gülüyor buna. Bozuk plak gibi Nur’a, ‘Çok gerginim ve çok korkuyorum’ diyorum. Okan’ı içeri almayı unutuyorlar önce ama bunu bile farkedemiyorum. Tamamen kendimleyim, başka herkes bulanık. Odadaki insanlar, görevinin ne olduğunu hatırlamadığım bir adam falan var hatta, anestezist kadın, hemşireler, Gülnihal, hepsi flu. Bir kendim var net, biraz da Nur. Kendimi tamamen bırakmışım, belki de tamamen kendimleyim. Gülnihal ve anestezist arasında ‘Ben testimi yaptım, siz de yaptınız mı?’ gibisinden konuşmalar geçiyor. İçimden, ‘kızım Sepin şimdi kesiyorlar seni, nasıl test ettilerse artık, hiçbir şey hissetmiyor vücudun’ diyorum. Bir iki saniye geçiyor sadece. Karnımı deli gibi sağa sola çekiştiriyorlar. Biraz daha devam etseler ameliyat masasından aşağı yuvarlanacağım sanki.

Sonra bir çift boncuk göz gördüm ve aylar boyunca dünyadan ayrıldım. Çok uzaklara gittim. Uzun süre dünyayı göremedim, görememek değil hatta, dünyanın varlığını unuttum. Bedenimde kodlanmamış hisler tattım. Gün geldi, kendi yüzümün neye benzediğini unuttum, yüzüm kızımın yüzüydü sanki, kendi yüzümü hatırlamak için aynaya baktım. Garip birşey. Erich*’in kitabını okuduğumda, yazdığı her cümle bana nasıl tanıdık ve içimden geldiyse, rahmimden çıkan, adını Ela koyduğumuz yavrum da bana o cümleler kadar tanıdık ve içimden geldi. Sanki senelerdir tanışıyormuşuz gibi bir his. Bebekler annelerinden ayrı bir varlık olduklarını bilmezler diye anlatılan her neyse benim için tam tersi. Sanki ben Ela ile birim, hatta senelerdir de birmişim, senelerdir varmış hayatımda, his olarak.

Bu tanıdıklıktan mı bilmiyorum ama ben Ela’nın her dediğini anladım. Ela bazen gözleriyle, bazen bedeniyle, bazen sesiyle konuştu benimle. Hangi dili seçerse seçsin Ela’nın her dediğini anladım. O da ben ne dersem anladı. Bu sebeple bazı konuları yanında konuşmamayı seçtim, mesela sezaryenini, çünkü onun için zor bir doğum oldu. Bana bu yüzden deli diyen çok oldu, yani yanında onu strese sokacak konuları konuşmamamı tuhaf bulan. Hala da duymasını istemediğim şeyleri yanında konuşmamayı seçiyorum, kızım yanımdayken kakasını yaptı mı, yedi mi, uyudu mu gibi sorular sorulmasından ya da onun yaptıklarını yorumlayan bir dış sesin varlığından hala rahatsız oluyorum. Ona saygısızlık, bana nasıl kakanı yaptın mı diye sorulmuyorsa kızıma da sorulmamalı, ya da ben oradayken nasıl bir dış ses ‘Sepin de bugün yorgun kalktı, durgun bugün, keyifli bugün, keyifsiz bugün’ gibi yorumlar yapmıyorsa Ela için de söz konusu olmamalı bunlar. Bebekler bizi anlıyor. Nokta.

Ela doğumundan hastaneden çıkana kadar bir saniye dahi yanımdan ayrılmadı. Doğar doğmaz hemen yanıma yattı, boncuk gözleriyle bana baktı. Çocuk doktorumuz burnuna çok hafif bir aspirasyon yapmak ve de üstünü giydirmek için kısa süreliğine yanıbaşımdan aldığında da babası ona yapılan işlemleri anlattı. ‘Bebişim şimdi doktor teyze senin burnundan su çekecek, şimdi kıyafetlerini giydiriyor’ diye Ela’ya yapılanları tarif etti. Ama bu da bana bir metre uzaklıkta aynı odada, yani ameliyathanede oldu.

Ela giydirildikten hemen sonra tekrar yanıbaşıma geldi. Ben tekerlekli yatakta odama çıkarılırken kucağımdaydı. Ela’yı gece üç sularında doğurdum ve akabinde odama çıkıp sabaha kadar emzirdim. Ela her emmek istediğinde mememdeydi, ve benim içimden de öyle geldi, o yüzden ağzına bugüne kadar emzik ve biberon girmedi. Evet eski sosyal ve hiperaktif Sepin, aylarca sosyalliğini Ela’nın etrafında devam ettirebildi ama bu benim içimden ve o yüzden bana ve Ela’ya iyi gelendi.

Hastanede çok sessiz ve şimdi geriye baktığımda huzur dolu diye tabir edeceğim bir ortam yarattık. Suit odada kaldık, böylece benim odama doğrudan giriş olmasını engelledik. Bunun sağlanması için suit odada kalınmasını gerektirmeyecek anlayışın ülkemizde bir an önce kabul görmesini dilerim. Annem, Aysan, Aysan’ın kocası Sotos, Okan’ın annesi, Saadet Anne ve küçük ablası Funda bile bizim odamıza çok seyrek girdiler, Okan ve beni bebeğimizle başbaşa bıraktılar. Doğum olur olmaz ne e-mail ne sms trafiğine girdik, önce kendi kendimize kalmaya baktık. Böylelikle hastane ziyaretine gelenleri ciddi olarak sınırladık. Sanki aslında aile dışı hastane ziyaretleri, ki aileden kastım da çekirdek aile, hiç olmamalı. Anne, bebek ve babanın kendi keyiflerini yaşama özgürlüğü elinden alınmamalı. Bebeğimizi annem dahil ben ve sevgilimden başka hiç kimse uzun süre kucağına almadı. Bu konuda sonsuz anlayış gösteren canım annem gibi olsun n’olur bütün anneanneler!

Hastanede hemşireler ‘boyunu ölçmek, tartmak için bebek odasına götürmemiz lazım’ dediler. ‘Tartıyı odama getirin benim yanımda tartın, boyunu da ölçmeyiverin, 49 cm yazın’ dedik. ‘Kan almamız lazım’ dediler, ‘aciliyeti ne, hastaneden çıkarken yaparız’ dedik. Hastaneden çıktığımız gün, babası, ben ve kızımız bebek odasına gittik ve biz Ela’nın ellerini tutarken hemşireler kan aldı. Kızımızı hastanede başkalarına verip yıkatmadık. Günlerce verniksiyle kaldı, iyi de oldu. İlk banyosunu evimizde, sevgilimle beraber yaptırdık. Bebeğimi geceleri kucağımda uyuttum. Babası ve ben dışında bebeğimizi uzun süre kimselerin kucağına vermediğimiz için hep bizim kokumuzu aldı kuzumuz. Başka kalp atışlarıyla, ten kokularıyla hatta parfümlerle rahatsız edilmesini böylece engelledik. Çok sevmeme rağmen aylarca parfüm süremedim, canım istemedi. Hala elime oje sürmüyorum. [Hastane sonrası eve bebek ziyaretine gelenlerden Ela için sağlayamadığım bir bu koku konusu vardı galiba, o gün hasbelkader parfüm sürmüş olup da ev ziyaretine gelenler oldu, halbuki Ela’nın anne baba kokusundan gayrı bir koku alması eminim çok rahatsız etti onu.]

Bir de plasenta konusu var – dokuz ay karnımda taşıdığım ve bebeğimi besleyen plasentamı tabi ki hastanede bırakmadım, şu an balkonumda, çiçeklerimden birinin saksısında. Plasentanın olduğu saksıya çiçeğini de kızımla birlikte ektik hatta.

Belki uzattım, anne bebek bağı için ahkam kesmek benim haddime değil. Haddim olmayan kelamı da hiç sevmem. Sadece şunu belki söylemek isterim ki halihazırda süregelen hastane uygulamalarına ve bence sadece son bir nesilde edinilmiş doğal olmayan lohusa alışkanlıklarına bir adım geriden bakmak ve de bu içgüdüsel bağa gelen her müdahele için ‘arıza’ çıkartmak her anne babanın en doğal hakkı olmalı.

Sepin Sinanlıoğlu İnceer

*Erich Schiffmann, Yoga, The Spirit and Practice of Moving into Stillness

Başka doğum hikayesi okumak istiyorsanız tıklayın…

Read Full Post »

Planlı erken doğumların zararından doğuma hazırlık eğitmenleri hep bahsediyor. Sezaryen olacaksanız bırakın bebek geleceği zamanı kendi belirlesin diyorlar.  Hele ki tıbbi bir neden yokken 39. haftadan erken sezaryenlere kesinlikle hayır…

Geçenlerde Amerika’lı bir öğrencimiz bize Wall Street Journal’da yayınlanmış bir makale gönderdi.  Planlı erken sezaryenlerin zararlarından bahsetmenin alternatif bir söylem olmadığını gösterdiği için son derece geniş bir kitleye hitap eden bu gazete yazısına biraz eski de olsa Türkçe’ye çevirerek burada yer vermek istedik.

23 Aralık 2008’de, yani planlı doğumların arttığı tatil öncesi günlerden birinde, Wall Street Journal’da yayınlanmış olan makalenin orjinaline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://online.wsj.com/article/SB122999215427128537.html

Yeni Araştırmalar Karında Geçen Her Haftanın Neden Önemli Olduğunu Gösteriyor

Bu mutlu olayı tatil planlarına uyacak veya vergi indirimine yetişecek şekilde planlamak isteyen aileler sebebiyle yılın bu zamanlarında bazı hastaneler doğum sayılarında ufak bir artış yaşıyorlar.   Uzun zamandır süregelen bilgilere göre doğumu suni sancı veya sezaryen ile biraz erken gerçekleştirmek pek de riskli değildi.  Ne de olsa hamileliğin 34. Haftasından sonra bebeğin tek yapması gereken büyümekti.

Ancak yeni araştırmalar hamileliğin bu son haftalarının beyin, akciğer ve  karaciğer gelişimi için bir zamanlar zannedilenden daha önemli olduğunu gösteriyor.   Bu 34 ve 36. hafta arasında, şimdiki deyimiyle ‘geç prematüre’ dönemde doğan bebekler için kalıcı sonuçlar doğurabilir.

Yeni araştırmalar hamileliğin bu son haftalarının beyin, akciğer ve karaciğer gelişimi için bir zamanlar zannedilenden daha önemli olduğunu gösteriyor.

Ekim ayında American Journal of Obstetrics and Gynecology  dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre 32 ve 39. haftalar arasında bebeğin anne karnında geçirdiği her hafta solunum zorlukları, sarılık, nöbet, vücut ısısı dengesizlikleri ve beyin kanaması gibi problemlerde %23 azalmaya neden oluyor.

15,000 kadar çocuk üzerinde yapılan ve Temmuz ayında Journal of Pediatrics’de yayınlanan bir inceleme 32 ve 36. haftalar arasında doğan çocukların birinci sınıfta okuma ve matematik notlarının anne karnında miyadını tamamlayarak dünyaya gelmiş çocuklara göre daha düşük olduğunu tesbit etti.  Ayrıca yeni araştırmalara göre geç premature bebeklerin miyadını doldurmuş olanlara göre hafif bilişsel ve davranışsal problemler yaşama ihtimalleri daha yüksek ve daha düşük I.Q.lara sahip olmaları mümkün.

Bir de uzmanlar şu uyarıda bulunuyorlar:  Bir fetusun tahmin edilen yaşı gerçek yaşından iki hafta büyük veya küçük olabilir.  Yani 36 haftalık olduğu sanılan bir bebek aslında sadece 34 haftalık olabilir.

American College of Obstetricians and Gynecologists, American Academy of Pediatrics ve March of Dimes bugün artık kadın doğum uzmanlarını tıbbi bir neden olmadığı sürece 39 haftadan küçük bebekleri doğurtmamak konusunda uyarıyor. Emory University School of Medicine’da pediatri profesörü Lucky E. Jain  “İnsanların her haftanın önemli olduğunu kavraması mühim.” diyor.

Tıbbi olmayan sebeplerler kaç tane bebeğin erken doğurtulduğu bilinmiyor.  Amerika’da erken doğumların oranı (37. haftadan  önce) 1981’den bu yana %31 artarak bugün 1 / 8’e ulaştı.  En ciddi sorunlar en minik bebeklerde görülüyor.   Fakat erken doğumları %75’e yakını 34 ve 36. haftalar arasında gerçekleşiyor ve bu artışın büyük bölümü Amerika’daki doğumların üçte birini oluşturan sezaryenlerden kaynaklanıyor.   Doğumların bir beşte biri daha 1989’dan beri %125 artış gösteren suni sancı ile başlatın doğumlardan oluşuyor.

Bu planlı doğumların birçoğu fetal distres veya annenin tansiyonunda ani bir yükselme anlamına gelen preeklampsi gibi nedenlerle gerçekleşiyor.  Tıbbi olmayan sebeplerle yapılan erken doğumları ayırdetmek zor olabilir. March of Dimes’ın medikal direktörü Alan Fleischman’a göre “Kadın Doğumcular kuralları biliyorlar ve zaman zaman indikasyonları konusunda oldukça yaratıcı olabiliyorlar.  Mesela ‘oluşmayı bekleyen preeklampsi’ gibi.”

Tıbbi bir sebep yokken doktorlar neden bir bebeği erken doğurtmaya razı oluyorlar?  Bazıları ebeveynlerden kaynaklanan baskıdan sözediyor. Massachusetts General Hastanesi Doğum Ünitesi Medial Direktörü Laura E. Riley diyor ki “’Hamile olmaktan yoruldum. Parmaklarım şişti.  Kayınvalidem geliyor.’ – Bu sebepleri devamlı duyuyoruz.  Aynı zamanda bekleme odasında 25 tane hasta oluyor.  Ve ‘hayır’ demek 45 dakika sürebiliyor.  O yüzden bazen kabul ediyoruz.”

Bir de sezaryen anne için büyük bir ameliyat olsa da bebek için daha güvenli olduğuna dair bir inanış var.  St. Louis Çocuk Hastanesi’nde Yenidoğan Ünitesi’nin Şefi F. Sessions Cole diyor ki “İnanış şu:  Eğer bir şekilde doğumu tamamen kontrol altına alabilirsen yalnızca iyi şeyler olur.  Ama bu tümden yanlış.  Bebek ve rahim en doğrusunu bilirler.”

F. Sessions Cole ayrıca gebeliğin son haftalarında gerçekleşen karmaşık olaylar dizininin bebeği rahim dışında hayatta kalmaya hazırladığını anlatıyor:  Fetüs vücut ısısını korumak için gerekli olan yağı biriktiriyor; karaciğer bedenden bilirubin denen toksini atabilecek kadar olgunlaşıyor; ve ciğerler kordon kesilir kesilmez oksijen değişimi yapmak için hazır hale geliyor.  Bu adımlardan herhangi birini aksatmak beyin hasarı ve başka sorunlara neden olabilir.  Buna ek olarak rahmin doğum sırasında kasılması bebeği ve placentayı ciğer gelişiminin son aşamasına destek olan steroid hormonlarını üretmeleri için uyarıyor. Eğer annenin doğum süreci başlamazsa bu adım atlanmış oluyor.

“Hangi bebeklerin sorun yaşayabileceğini anlamak için sihirli bir yöntemimiz yok,” diyor Dr. Cole. “Ama diyebiliriz ki bebeğin sorun yaşama ihtimali 39. haftadan ne kadar daha erken doğurtulduğuyla doğru orantılıdır. ”

Bir bebeği erken doğurtmak için tıbbi bir neden olduğunda ciğerlerinin ne kadar gelişmiş olduğu amniosentez –uzun bir iğne aracılığıyla rahimden sıvı çekilmesi yöntemi– ile anlaşılabilir.   Ancak bu işlem iltihaplanma, kanama, su sızıntısı veya fetal distrese neden olarak acil sezaryenle sonuçlanabilir.

Bebeğin gelişimini büyüklükle tahmin etmeye çalışmak da sorun yaratabilir.  Gestasyonel diyabeti olan annelerin bebekleri genelde yaşlarına göre çok büyük ama normal büyüklükteki bebeklere oranla daha az gelişmiş olurlar.

42 haftanın ötesinde rahimde kalmak da plasenta gerilediği ve büyüyen bebeği besleyemeye devam edemediği için sorun yaratabilir.

Aileleri erken doğumun riskleri konusunda uyarmak büyük fark yaratıyor.  1999’da planlı doğumlarının %27sinin 39. haftadan önce gerçeşleştiği Utah’ta büyük bir bilinçlendirme kampanyasıyla bu oran %5’in altına düştü.   Dr. Cole’un yenidoğan yoğun bakımına prematüre bebek gönderen iki St. Louis Hastanesi artık 39. haftadan önce planlı doğum isteyen çiftlere riskleri kabul ettiklerine dair bir onay formu imzalatıyor.  Dr.  Cole’a göre bu noktada birçok kişi doğumun doğal yollardan başlamasını beklemeye karar veriyor.

Bizce de isteğe bağlı planlı erken doğumlara hayır…

www.do-um.com

Read Full Post »