Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Aralık 2012

Blogumuzda hem DOUM ailelerinin hikayelerine hem diğer ailelerden gelen hikayelere, hem olumlu hem olumsuz, hem normal hem sezaryen doğum hikayelerine yer veriyoruz.  Bu nedenle hikayeleri aşağıdaki gibi kısaca işaretliyoruz.  Böylece hangilerini okumak istediğinize önceden karar verebilirsiniz.

Anne ve bebeğe saygılı acil sezaryen doğum

Dr: Gülnihal Bülbül

Doula: Nur Sakallı

DOUM ailesi: Evet

Ela-515

Doğumumuz

Ela’ma hamileliğim, doğum ve annelik üzerine hummalı bir hazırlıkla geçti. Geriye baktığımda, bu yoğunluğu, hem hiperaktif yapım ve iflah olmaz öğrenme sevdamın, hem de geçmiş korkularımın tetiklediğini çok rahatlıkla görebiliyorum.

Neler yapmadım ki? Ortakları yakın arkadaşlarım Başak ve Nur olan DOUM’da iki farklı doğuma hazırlık kursuna katılmak, hamile ve anne-bebek yogası eğitmenlik kurslarına katılmak (10 senedir yoga yapıyorum ve derinleşmek amacıyla yoga eğitmenliği sertifikası almıştım, yani ciddi bir yoga altyapım var.), Başak ve Nur’la hamile yogası DVDsi çekmek, keyif için DOUM’da hamile yogası dersi vermek, haftada birkaç defa yüzmek ve doğal doğum üzerine yazılmış bütün belli başlı kitapları okumak mesela. Ağustos’ta beklediğimiz bebeğimize ve bana blessingway’i (çok kısaca, kadının anneliğe geçişinin kutlandığı, hoşgeldin bebek/baby shower partisinin spirituel muadili) Temmuz ayından yapmıştık. Odası ve kıyafet dışındaki ıvır zıvır ihtiyaçları biraz son dakikaya kalıp beni strese sokmuştu ama artık 4 Ağustos itibariyle hakikaten beklemekten başka yapacak hiçbir şeyimiz kalmamıştı.

4 Ağustos itibariyle doğumumuza hesapta bir hafta vardı. Aslında doktorum Gülnihal kızımızın ayın beşinden sonra her an gelmesini beklediğini söylemişti. Ben hala kurslarda  öğrendiğim şeyleri, şöyle bir hafta boyunca, rahat rahat tekrar etme derdindeydim, tipik ben. Ders çalışır gibi yani. Doğum dalgaları kendini hissettirmeye başlamıştı ama bana kalsa doğuma daha vardı. Bir yandan Gülnihal, önceki muayenelerde, bendeki endişeyi fark edip, kısa aralıklarla NST (bebeğin kalp atışının ve annenin doğum sancılarının takip edildiği grafik, non-stress test) çektirmemi, böylelikle rahat etmemi önermişti. Ben de son bir iki haftadır, vazife edinip, ikide bir, doğum yapmayı seçtiğim hastaneye gidip, çok hoşuma giden doğum odasında NST çektiriyordum. NST vesilesiyle, kattaki hemşireleri tanımaya başlamıştım ve arada çocuk doktoruyla görüşme yapmış, doğum sonrasında yapılacak müdahelelerle ilgili seçimlerimi anlatmıştım.

Ama bir yandan son çektirdiğim NST’lerdeki doğum dalgası esnasında azalan kalp atışı değerleri kafamı meşgul ediyordu. Sanki bu değerler olması gerekenin altında seyrediyordu. İçerilerde bir yerde bir korku filizlenmeye başlamıştı yani.

O gün, Gülnihal’le randevum vardı, Okan (eşim) beni aldı, beraber Gülnihal’in muayenehanesine gittik.

Gülnihal’le NST değerlerini konuştuk. Anne içgüdüsüne inanan Gülnihal içimiz rahat etsin diye NST sonuçlarını bir perinatoloğa götürmemi istedi. Canım sıkıldı. Okan’la eve geldik. Hava çok sıcaktı. Hakikaten çok sıcaktı. O iki pek meşhur perinatoloğu da aradım. Asistanlarıyla konuştum, ‘Kırk haftalık gebeyim, doğurabilirim, …/… Bey’e görünmem lazım,’ dedim. Beklediğim cevapları aldım: randevular çok sıkışık vesaire vesaire vesaire. Numaramı bıraktım, bana döneceklerini söylediler. İstanbul’un Ağustos’u. Hava çok nemli ve çok sıcaktı. Yorgundum, Okan’la beraber yatak odamızda biraz uyuduk. Yarı uyur yarı korkarken salonda bıraktığım cep telefonum çaldı. Sevmedim çalmasını. Gene de belki randevu için arıyorlardır diye kalktım ve bir daha yatamadım. Arayan kimdi hatırlamıyorum ama doktorlar değildi. İçgüdü mü korku mu, hangisi bilemiyorum, birinden biri dürttü. Perinatologları tekrar aradım, içimdeki ses ve alışkanlığım kol kola girdi, tek bir ağızdan ‘Zorla’ dedi, randevu vermeseler de kapılarına dayan’. Doktorlardan biri en son randevuyu verdi. Diğeri, ‘NSTyi faksla da konuşalım’ dedi. ‘Çünkü Türkiye’de her evde faks makinesi var’ dedim içimden. Artık içim dışım karışmaya başladı. ‘Ofise gidip fakslayayım mı’ diye düşündüm. ‘Boşver git muayenehanesine baskın yap, NSTyi eline tutuştur, baksın’, dedim kendi kendime. Okan’la ne konuştuk, ne karar verdik hatırlamıyorum. Ama arabaya atladık. Nişantaşı’na gittik. İlk doktorun, randevuyu verenin değil de, muayenehanesine baskın yapmayı planladığımın, yerine gittik. Ben otoparkta bekledim, neden bilmiyorum. Hiç ben değil böyle bırakmak. Ama Okan yalnız çıktı doktorun yanına. Arabada beklerken işten arkadaşım aradı. Hiçbir şey yokmuş gibi iş konuştum, şaşırdım bu halime. Okan çabuk geldi. Çok bekleyeceğimi düşünmüştüm halbuki, olmadı. Beklenti tuhaf birşey. Okan’ın yüzü karışık. Kocam sakindir, yüzünün karışıklığı çok alıştığım birşey değil. ‘Ortada bir durum dedi’ dedi. ‘Beklemeyin aldırın dedi’ dedi. Birşey hissedemedim. Diğer perinatologda randevum vardı. Günün son randevusuydu. Nişantaşı’ndan şaşkın şaşkın Şişli’ye gittik. Hrant’ın vurulduğu cadde, o yüzden küsüm bu caddeye ben. Yukarı çıktık. Bizimki en son randevu ya, bekledik. Tahminimden daha çok bekledik. Diğer hamileleri inceledim. Kadın dergisi baktım. Araba, park ettiğimiz ve küs olduğum caddeden çekildi mi diye aşağıya baktım. Okan buradan çıktığımızda bana güzel bir yemek yedirse diye hayal kurdum. Şişli’den Nişantaşı’na geri dönülür, buradan çok sevdiğim All Sports’a gidilir mi diye düşündüm. Saat ilerledi, hava kararmaya başladı. Bekledikçe heyecanlandım. Her bekleme gibi bu da bitti, beni çağırdılar. ‘NST değerleri, düşük kalp atışı’, anlatırken, ‘Önce muayene’ dedi doktor. Muayenede problem görmedi. Okan NSTleri gösterdi. Bir tomar beyaz kaygan kağıtta grafik. Doktor o beyaz tomarları inceledi.

‘Deserelasyon‘ dedi,

‘Risk var’ dedi,

‘Eve gitmeyin’ dedi,

‘Buradan hastaneye gidin’ dedi,

‘Sabah sezaryenle aldırın’ dedi.

‘Sabaha kadar da iki saatte bir NST bağlansın, bakılsın’ dedi.

Kafam duman duman oldu. Hastaneye gittik. Check-in yaptık. Gene NST’ye bağlandım. Bu sefer her seferinden daha endişeli, gözüm NST cihazında, gözüm o iki değerden Ela’yla alakalı olanda. Okan annemi aradı. Okan doulam Nur’u aradı. Nur Başak’laydı. Ben konuşmak istemedim önce, Başak’ın sesini duyarsam ağlarım diye korktum. Sonra ikisiyle de konuştum, ağladım. Annem, ablam ve kocası Sotos hastaneye geldi. Gene ağladım. Sezaryen yüzünden kızımla bağ kuramayacağım diye hıçkıra hıçkıra ağladım. Ya da korktuğum için belki de. Her ağlamanın bir sebebi olacak ya, o an bağ kuramamaya sardım. Başak ‘Sen o bağı çoktan kurdun deli kız’ dedi. O bağı hiçbir sezaryenin benden alıp koparamayacağını daha o zaman bilememiştim. Okan ve annem doğum çantamızı almaya bizim eve gitti. Aysan ayağıma masaj yaptı, iyi geldi. Bu sefer Okan ve annemi beklemeye başladım. Çok bekledim. Kulağım Aysan ve Sotos’ta, ama kulağım sanki duymuyor, gözüm o an bütün vücudumu kaplamış tek organım olmuş, korkuyla, k o r k u y l a, NST cihazında, kalp atışında. Bebeğimin kalbinde. Yaklaşık 2 sene öncesi beynimin içinde bir aşağı bir yukarı oynayıp durdu, düşürdüğüm bebeğimin acısı bedenimin hücrelerinde nereye saklanmış, depolanmışsa, kocaman bir korku olup göğsüme, böğrüme, NST cihazındaki gözlerime yerleşti resmen.

[Bundan yaklaşık iki sene öncesi –

Atıyor değil mi kalbi?’ dedim hemşireye. Yıllar önce kısa ve öz olarak ‘Hastanın kurtarılması için yapılacak birşey kalmamıştır’ diyen İngilizce raporu, ‘Burada babam iyileşecek yazıyor, değil mi?’ diye Amerikalı İngilizce hocama götürdüğüm gibi. O zaman Üsküdar Amerikan’da lise son sınıftaydım ve Emile Bronte’leri orjinalinden okuyabilecek kadar iyi İngilizce biliyordum. Ama babamın öleceğine inanmayı reddediyordum. Bu sefer de, önceden pıt pıt attığını gördüğümüz şey, ki kalpmiş, atmıyordu. Sevgilimle ben, bebeğimize Pacman demiştik pıt pıt atan kalbi yüzünden. Pac Man bu sefer hiç hareket etmiyordu. Ben de, yine, taa 15 sene önce yaptığım gibi inanmayı reddediyordum. Amerikalı hocama soran onyedisindeki Sepin gibi, bu sefer de hemşireye sordum, ‘Atıyor değil mi kalbi?’ diye. Hemşirenin cevabını beklemeden, doktora da sordum. ‘Atıyor değil mi kalbi?’ Doktor da hemşireye döndü, maalesef, ‘Ben duymuyorum, sen duyuyor musun?’ dedi. O odada en son hatırladığım cümle buydu.

Nasıl bir oto kontroldür ki o odadan çıktım, bekleme salonundaki insanların arasından geçtim, başka bir odada, doktorla kürtaj ve detaylarını konuştum, sonra otoparka indik beraber sevgilimle. Hep dudaklarım titrer ağlamadan önce, Japon çizgi filmlerindeki çocuklarınkini alır ağzımın şekli, aşağı dogru düşer. Düştü düştü düştü ağzım. Bağıra bağıra bıraktım kendimi, böğüre böğüre ağladım. Amerikan’ın otoparkı, duvarları, o otoparktaki arabalar ağladı benimle. Eve kadar bütün yollar, ağaçlar ağladı benle. O gün, sonraki gün, bir sonraki gün, günlerce, Pacman’ime çok ağladım. Hem ağladım, hem de insan tanımadığı bilmediği biri için nasıl ağlar diye şaşırdım. Sonradan Ela gösterdi ki bana rahmime düştüğü anda iki bebeğimi de tanımışım, bilmişim.]

İlk NST iyiydi, vücudum kaskatı korkudan, ama aklım rahat. Annem ve Okan gelemedi bir türlü, gene bekleme halindeyim. Bugün çok bekledim. Okan’ı istiyorum, o olsun yanımda. Gecenin 2. NSTsi için hemşire geliyor. Okan hala gelemiyor. NST cihazından nefret ediyorum artık. Kendi kalp atışım hızlı ve de sesli. Gözüm, aklım, kalbim, bütün hücrelerim kilitlendim gene o NST değerine. Artık etrafım flulaştı. Aysan ve Sotos odada ama sanki değil. Okan hala yok onu çok iyi biliyorum. Gözüm NST cihazında. Bir ara 70 mi ne gördüğümü hatırlıyorum. O 70 mi neyse olması gerekenin çok altında. Sonrası hiç net değil. Okan nerede diye bağırdığımı, Okan’ı aradığımı, kalp atışı düşüyor yardım edin dediğimi, hemşirenin benim için oksijen maskesi getirdiğini hayal meyal hatırlıyorum. Tit tir titrerken, hakikaten donuyormuş gibi titrerken Okan geldi. Ne konuştuk, ona ne dedim hiçbiri aklımda değil. Gülnihal’i aradığını hatırlıyorum, ‘Gelin’ dediğini. Sonra Nur’un da geldiğini. Arada kaç saat geçti, ne oldu, onu da bilmiyorum. ‘Haydi ameliyathaneye gidiyoruz’ dediler. Nur ve kıvırcık turuncu saçları yanımda hep, orası çok net. Ona devamlı birşeyler söylüyorum. Bir ara çocuk doktoru geliyor, istemediğim müdaheleleri anlatıyorum. Doğum planında yazmıştım hepsini, planı verip veremediğimi hatırlayamıyorum, plana hem epidural sezaryen hem de genel anestezi ile sezaryen için de maddeler eklemiştim halbuki. Asansöre giderken, yarı karanlıkta ‘küpelerini çıkart’ diyorlar, komuta almış bir robot gibi geri dönüp anneme veriyorum küpelerimi. Annem nasıl, Okan nasıl bilmiyorum. Bana birşeyler deniyor, söyleneni yapıyorum. Ameliyathaneye indik. Kürtajımı olduğumdan çok daha geniş, ışıl ışıl bir ameliyathane, seviyorum burayı. Anestezist, epidural için, yogadan tanıdığım kedi pozuna sokuyor beni. Yogada yüzlerce kere girdiğim poza giremiyorum bir türlü. Bir yerlerime bir iğne ya da iğneler yapılıyor. Kontrolu tamamen bırakmışım artık, içimdeki komik ve ironik ben kıs kıs gülüyor buna. Bozuk plak gibi Nur’a, ‘Çok gerginim ve çok korkuyorum’ diyorum. Okan’ı içeri almayı unutuyorlar önce ama bunu bile farkedemiyorum. Tamamen kendimleyim, başka herkes bulanık. Odadaki insanlar, görevinin ne olduğunu hatırlamadığım bir adam falan var hatta, anestezist kadın, hemşireler, Gülnihal, hepsi flu. Bir kendim var net, biraz da Nur. Kendimi tamamen bırakmışım, belki de tamamen kendimleyim. Gülnihal ve anestezist arasında ‘Ben testimi yaptım, siz de yaptınız mı?’ gibisinden konuşmalar geçiyor. İçimden, ‘kızım Sepin şimdi kesiyorlar seni, nasıl test ettilerse artık, hiçbir şey hissetmiyor vücudun’ diyorum. Bir iki saniye geçiyor sadece. Karnımı deli gibi sağa sola çekiştiriyorlar. Biraz daha devam etseler ameliyat masasından aşağı yuvarlanacağım sanki.

Sonra bir çift boncuk göz gördüm ve aylar boyunca dünyadan ayrıldım. Çok uzaklara gittim. Uzun süre dünyayı göremedim, görememek değil hatta, dünyanın varlığını unuttum. Bedenimde kodlanmamış hisler tattım. Gün geldi, kendi yüzümün neye benzediğini unuttum, yüzüm kızımın yüzüydü sanki, kendi yüzümü hatırlamak için aynaya baktım. Garip birşey. Erich*’in kitabını okuduğumda, yazdığı her cümle bana nasıl tanıdık ve içimden geldiyse, rahmimden çıkan, adını Ela koyduğumuz yavrum da bana o cümleler kadar tanıdık ve içimden geldi. Sanki senelerdir tanışıyormuşuz gibi bir his. Bebekler annelerinden ayrı bir varlık olduklarını bilmezler diye anlatılan her neyse benim için tam tersi. Sanki ben Ela ile birim, hatta senelerdir de birmişim, senelerdir varmış hayatımda, his olarak.

Bu tanıdıklıktan mı bilmiyorum ama ben Ela’nın her dediğini anladım. Ela bazen gözleriyle, bazen bedeniyle, bazen sesiyle konuştu benimle. Hangi dili seçerse seçsin Ela’nın her dediğini anladım. O da ben ne dersem anladı. Bu sebeple bazı konuları yanında konuşmamayı seçtim, mesela sezaryenini, çünkü onun için zor bir doğum oldu. Bana bu yüzden deli diyen çok oldu, yani yanında onu strese sokacak konuları konuşmamamı tuhaf bulan. Hala da duymasını istemediğim şeyleri yanında konuşmamayı seçiyorum, kızım yanımdayken kakasını yaptı mı, yedi mi, uyudu mu gibi sorular sorulmasından ya da onun yaptıklarını yorumlayan bir dış sesin varlığından hala rahatsız oluyorum. Ona saygısızlık, bana nasıl kakanı yaptın mı diye sorulmuyorsa kızıma da sorulmamalı, ya da ben oradayken nasıl bir dış ses ‘Sepin de bugün yorgun kalktı, durgun bugün, keyifli bugün, keyifsiz bugün’ gibi yorumlar yapmıyorsa Ela için de söz konusu olmamalı bunlar. Bebekler bizi anlıyor. Nokta.

Ela doğumundan hastaneden çıkana kadar bir saniye dahi yanımdan ayrılmadı. Doğar doğmaz hemen yanıma yattı, boncuk gözleriyle bana baktı. Çocuk doktorumuz burnuna çok hafif bir aspirasyon yapmak ve de üstünü giydirmek için kısa süreliğine yanıbaşımdan aldığında da babası ona yapılan işlemleri anlattı. ‘Bebişim şimdi doktor teyze senin burnundan su çekecek, şimdi kıyafetlerini giydiriyor’ diye Ela’ya yapılanları tarif etti. Ama bu da bana bir metre uzaklıkta aynı odada, yani ameliyathanede oldu.

Ela giydirildikten hemen sonra tekrar yanıbaşıma geldi. Ben tekerlekli yatakta odama çıkarılırken kucağımdaydı. Ela’yı gece üç sularında doğurdum ve akabinde odama çıkıp sabaha kadar emzirdim. Ela her emmek istediğinde mememdeydi, ve benim içimden de öyle geldi, o yüzden ağzına bugüne kadar emzik ve biberon girmedi. Evet eski sosyal ve hiperaktif Sepin, aylarca sosyalliğini Ela’nın etrafında devam ettirebildi ama bu benim içimden ve o yüzden bana ve Ela’ya iyi gelendi.

Hastanede çok sessiz ve şimdi geriye baktığımda huzur dolu diye tabir edeceğim bir ortam yarattık. Suit odada kaldık, böylece benim odama doğrudan giriş olmasını engelledik. Bunun sağlanması için suit odada kalınmasını gerektirmeyecek anlayışın ülkemizde bir an önce kabul görmesini dilerim. Annem, Aysan, Aysan’ın kocası Sotos, Okan’ın annesi, Saadet Anne ve küçük ablası Funda bile bizim odamıza çok seyrek girdiler, Okan ve beni bebeğimizle başbaşa bıraktılar. Doğum olur olmaz ne e-mail ne sms trafiğine girdik, önce kendi kendimize kalmaya baktık. Böylelikle hastane ziyaretine gelenleri ciddi olarak sınırladık. Sanki aslında aile dışı hastane ziyaretleri, ki aileden kastım da çekirdek aile, hiç olmamalı. Anne, bebek ve babanın kendi keyiflerini yaşama özgürlüğü elinden alınmamalı. Bebeğimizi annem dahil ben ve sevgilimden başka hiç kimse uzun süre kucağına almadı. Bu konuda sonsuz anlayış gösteren canım annem gibi olsun n’olur bütün anneanneler!

Hastanede hemşireler ‘boyunu ölçmek, tartmak için bebek odasına götürmemiz lazım’ dediler. ‘Tartıyı odama getirin benim yanımda tartın, boyunu da ölçmeyiverin, 49 cm yazın’ dedik. ‘Kan almamız lazım’ dediler, ‘aciliyeti ne, hastaneden çıkarken yaparız’ dedik. Hastaneden çıktığımız gün, babası, ben ve kızımız bebek odasına gittik ve biz Ela’nın ellerini tutarken hemşireler kan aldı. Kızımızı hastanede başkalarına verip yıkatmadık. Günlerce verniksiyle kaldı, iyi de oldu. İlk banyosunu evimizde, sevgilimle beraber yaptırdık. Bebeğimi geceleri kucağımda uyuttum. Babası ve ben dışında bebeğimizi uzun süre kimselerin kucağına vermediğimiz için hep bizim kokumuzu aldı kuzumuz. Başka kalp atışlarıyla, ten kokularıyla hatta parfümlerle rahatsız edilmesini böylece engelledik. Çok sevmeme rağmen aylarca parfüm süremedim, canım istemedi. Hala elime oje sürmüyorum. [Hastane sonrası eve bebek ziyaretine gelenlerden Ela için sağlayamadığım bir bu koku konusu vardı galiba, o gün hasbelkader parfüm sürmüş olup da ev ziyaretine gelenler oldu, halbuki Ela’nın anne baba kokusundan gayrı bir koku alması eminim çok rahatsız etti onu.]

Bir de plasenta konusu var – dokuz ay karnımda taşıdığım ve bebeğimi besleyen plasentamı tabi ki hastanede bırakmadım, şu an balkonumda, çiçeklerimden birinin saksısında. Plasentanın olduğu saksıya çiçeğini de kızımla birlikte ektik hatta.

Belki uzattım, anne bebek bağı için ahkam kesmek benim haddime değil. Haddim olmayan kelamı da hiç sevmem. Sadece şunu belki söylemek isterim ki halihazırda süregelen hastane uygulamalarına ve bence sadece son bir nesilde edinilmiş doğal olmayan lohusa alışkanlıklarına bir adım geriden bakmak ve de bu içgüdüsel bağa gelen her müdahele için ‘arıza’ çıkartmak her anne babanın en doğal hakkı olmalı.

Sepin Sinanlıoğlu İnceer

*Erich Schiffmann, Yoga, The Spirit and Practice of Moving into Stillness

Başka doğum hikayesi okumak istiyorsanız tıklayın…

Reklamlar

Read Full Post »